'Miyazaki’nin Kahramanları'

 

 

“Filmlerimin çoğunda güçlü kadın liderler var - cesur, kendine yeten ve tüm kalpleriyle inandıkları şeyler için savaşmakta tereddüt etmeyen kızlar. Bir arkadaşa ya da destekçiye ihtiyaçları olacaktır; ama asla bir kurtarıcıya değil.”


Ruhların Kaçışı, Komşum Totoro ve Ponyo gibi filmleriyle kalplerimizde yer eden Hayao Miyazaki, animasyon gibi sinemanın daha yabana atılmış bir alanında üretim yapmasına rağmen, pek çok eleştirmen tarafından dünyanın en iyi yönetmenlerinden biri olarak kabul ediliyor. Filmlerinin sanatsal başarısı dışında, hikayelerinin altyapısını oluşturan en önemli motifleri çevre, feminizm ve savaş gibi konular oluşturuyor. Bu konulara animasyon türünde yer vermesi açısından da dünya çapında öncü bir konumu var.

Tabii bunları söylerken, üniversite yıllarında yanında çalışmaya başladığı ve sonra birlikte Studio Ghibli’yi kurduğu Isao Takahata’nın da benzer bir yaklaşıma sahip, harika işler çıkarmış önemli bir yönetmen olduğunu belirtmeden geçmek olmaz. Ama bu yazıda biz, Hayao Miyazaki’ye odaklanıyoruz.

Miyazaki’nin filmlerini izleyenlerin dikkatlerinden kaçmayacak bir nokta da şudur ki; neredeyse tüm filmlerindeki ana kahramanlar kadın: Kimi zaman ailesini ruhlar aleminden kurtarmaya çalışan küçük bir kız, kimi zaman da kurtlarla birlikte yaşadığı ormanı insan işgaline karşı savunan savaşçı bir prenses. Disney filmlerindeki beyaz atlı prensini bekleyen, pasif kadın karakterler yerine; Miyazaki, hem görünüşü hem de davranışlarıyla sahici, bağımsız kadın karakterlerin başlarından geçen maceraları büyülü bir dille anlatıyor bizlere.

Ancak bu karakterler daima güçlü ve doğru yerde doğru hamleleri yapan bilge kişiler de değil, tıpkı gerçek hayattaki gibi kırılganlıkları, zaafları ya da karamsarlığa düştükleri anlar oluyor.

Örneğin; 13 yaşındaki bir cadının, hem büyüme hem de cadılık mesleğini öğrenme serüvenini izlediğimiz Küçük Cadı Kiki’de, aslında genç bir kızın büyüme ve kendi bağımsızlığını kazanma sancılarına tanık oluyoruz: aileden kopuş, yeni bir şehre taşınmak ve yeni arkadaşlıklar kurmak, bir iş bularak hayata tutunmak, bazen başaramayacağını düşünüp bunalıma girmek, ama çalışıp mücadele etmeyi seçmek.

Burada bir prens figürü yok; genç bir kızın sadece kendi serüveniyle ilgili bir hikaye var ve tanışıp arkadaş olduğu erkek çocukla olan ilişkisi de romantik değil, ilham verici bir yapıda. Zaten Miyazaki, filmlerdeki klasik kadın-erkek ilişkilerine dair şöyle söylüyor:

“Bir filmde, bir kız ve erkek yer alıyorsa mutlaka romantizm olmalı şeklindeki yazılı olmayan kurala şüpheci yaklaşmaya başladım. Aksine, bu iki kişinin birbirlerine karşılıklı olarak yaşama ilhamı verdiği daha farklı bir ilişki göstermek istiyorum – eğer yapabilirsem, o zaman belki de sevginin doğru bir ifadesini tasvir etmeye daha yakın olacağım.”

Dolayısıyla Miyazaki’nin anlattığı hikayeler, alıştığımız türden romantizm odaklı peri masalları değil. Klasik animasyonlara ya da çocuk filmlerine göre daha derinlikli konulara sahipler ve varoluşsal/toplumsal boyutları var. Bu yüzden onlara sadece “çocuk filmi” demek aslında büyük bir haksızlık. Kaldı ki Studio Ghibli en başından beri, her yaştan insanın hayranlıkla izlediği ve bir şeyler bulabildiği, etkileyici filmler üretiyor.

Miyazaki’nin siyah-beyaz, klişe hikayelerden uzak durduğu aşikar. Öyle ki, filmlerinde sadece ana karakterler değil, rakipler (ya da “kötüler”) de çok boyutlu ve daha gerçekçi bir yapıya sahip. Onun filmlerinin, Disney tarzı masal uyarlamalarından önemli bir farkı da bu – Studio Ghibli’de “saf kötü” diyebileceğimiz türden düşmanlar yok. Karşıt karakter, kahramanımızla zıt düşüp çeşitli zalimlikler yapabiliyor, ancak beklenmedik bir anda, o kötü karakterin de insani bir yönünü yakalıyoruz. Herhalde Miyazaki’nin filmlerini özel kılan en önemli unsurlardan biri de bu.

Bir diğer unsur ise, hayatın tüm kötülüklerine ve zorluklarına rağmen, Miyazaki’nin bizi yaşamaya ve mücadele etmeye teşvik etmesi. Örneğin; Howl’un Yürüyen Şatosu’ndaki Sophie’nin, filmin en başında bir cadının büyüsü nedeniyle ihtiyar bir kadına dönüşmesine rağmen, gücünü toplayıp odasından çıkarak ipleri eline aldığını, hatta sadece kendi hayatını değil, başkalarınınkini de kurtardığını görüyoruz.

Filmlerinde çevre sorunları, savaş gibi pek çok meseleyi dert edinmiş ve gerçek hayatta bu konularda kendisi de karamsarlaşabilen Hayao Miyazaki, çocukları umutsuzluğa sürükleyecek filmler yapmak istemediğini belirtiyor. Filmlerinde, sık sık yaşamın değerini ve içimizdeki gücü bulup mücadele etmeyi vurgulaması da bu yüzden. O halde, yazıyı yönetmenin bu konuya dair bir sözüyle bitirelim. Miyazaki, içinde doğduğu ve büyüdüğü ormanı insan açgözlülüğüne karşı korumak için savaşırken büyük kayıplar veren Prenses Mononoke’nin öyküsü hakkında şöyle söylüyor:

“Nefret ve katliamın ortasında bile hayat hala yaşamaya değer; harika rastlantıların ve güzel şeylerin var olması mümkün.”